Bir Öğrenme Bileşeni: Sosyal Sermaye

Bir Öğrenme Bileşeni: Sosyal Sermaye

Ebeveynlerin okullardan ve öğretmenlerden beklentilerinin arasında öncelikle yer alan konulardan biri de kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasıdır.  Bu alışkanlığı kazandırmak adına öğretmenler canla başla çalışır.

Öğrencilerin okuyabilecekleri kitaplardan oluşan tavsiye kitaplar listesi oluşturmak,  kitap okuma takip çizelgeleri yapmak, günlük belirli bir sayfa sayısı belirleyerek özellikle küçük sınıflarda çocuğun okuduğuna dair veliden imzalı not istemek, öğrencinin okuyup okumadığını anlamak adına sınıf içinde yaratıcı yazma ve okuma çalışmaları yapmak, okuyan öğrencileri ödüllendirmek… vb.

Yine de belirli bir öğrenci grubunda içten gelen bir kitap okuma isteği uyandırmak pek mümkün olmaz.  Eğer öğretmen üzerine düşen görevi yapıyorsa oklar evdeki yaşantıya çevrilir ve ailenin alışkanlıkları sorgulanmaya başlanır: Aile bireyleri kitap okumaya zaman ayırıyor mu? Akşamları evde bol ağlamalı ve neredeyse tüm oyuncuların sırayla hastaneye yattığı Türk dizileri mi seyrediliyor?  Sorular daha da çoğaltılabilir elbette.

Aile, evdeki yaşantılarını sorgulamaya başladığında kendisine çıkan payı telafi etmek istercesine kitap okuma saatleri planlar. Bundan sonra akşamları belirli bir saatte hep birlikte kitap okunacaktır. Bu durum, çoğu zaman uygulanamayan ders planları tadında birkaç gün sürer ve zorakiliğe yenilen her şeyde olduğu gibi başladığı hızda sona erer.

Veli okula geldiğinde: “Her şeyi yaptım,  televizyonu kapatıp ailecek kitap okuduk. Yine de başaramadık.” diye yakınır.  Bu konuda elinden gelenin en iyisini yapmak için çaba sarf eden öğretmen bu sefer de çocuğun sevebileceği bir kitap türü bulabilmek adına çeşitli denemelere girişir. Sorun, çocuğun sevebileceği kitap türüyle henüz karşılaşmamış olmasıdır. Ah bir de içinde kaybolunacak bir kitap bulunabilse tüm sorun çözülecektir.

Oysa ki bu sorunun tek bir çözümü vardır: Kitap okumak, sizin yaşamınızın bir parçası ise gün gelir çocuğunuzun da yaşamının bir parçası olur.  Kitap okumayı akşamları yatmadan önce yapılması gereken bir ödev olmaktan çıkarıp tüm aile fertleri için bir yaşam tarzı haline getirebildiğimizde çocuklarımızda o alışkanlığı oluşturmak daha kolay olacaktır.

Ebeveynlerde şöyle bir beklenti var:  Mümkünse anne baba işten gelinceye kadar ödevler bitsin. Akşam yemeğinden sonra da çocuk kitap okusun ve erkenden yatsın. Akşamları ortada dolaşan, televizyon seyreden ya da bilgisayar başından kalkmayan bir çocuk görüldüğünde kurulan ilk cümle şudur: “Senin ödevin yok mu?” Çocuk “yok” dediğinde istisnasız ikinci cümle: “O zaman kitap oku!” olur.

Çocuk ona da karşı çıktığında – ki çok az çocuk bu söylemden sonra odasına çekilip kitap okumaya başlar- az ödev veren ve akşamları çocukları yeterince meşgul edemeyen öğretmenler eleştirilmeye başlanır.

Ben zamanında yeterince çalıştım, kitap okudum, artık ben akşamları televizyon seyredeceğim o da çalışacak, çalışma sırası onda mantığıyla duruma yaklaştığımızda çocuklarımıza rol model olmamız mümkün değildir. Çocuklara yapılan maddi yatırımların başa kakılması şeklinde devam eden bu döngü, durumu daha da çıkmaza sürükler.

Çocukları en iyi şekilde hayata kazandırmak yönünde ebeveynlerin ortaya koyduğu sermayenin maddi yönü ön planda tutulurken onların öğrenme yaşantısında önemli bir fark yaratan sosyal sermaye hep göz ardı edilir. Oysa ki sosyal sermaye en önemli öğrenme bileşenlerinden biridir.

Bu öğrenme bileşeninin miktarı, çocukların neden bir türlü kitap okuma alışkanlığını kazanamadıklarının cevabını verir. Yalnızca kitap okuma örneği üzerinden gitmeyecek olursak teknolojiyi sadece vakit geçirmek için değil merak edilen konuları araştırma ve yeni bilgiler öğrenmeye duyulan heyecan için bir araç olarak kullanma becerisi de bu bileşenin ailedeki varlığına ve yokluğuna bağlıdır.

“Senin hocanın şarkılarından yok mu anne?”

Oğlum 4 yaşındayken her gün arabayla onu kreşe götürürdüm.  Arabada sürekli klasik Türk Sanat Müziği dinler ve şarkılara da yüksek sesle eşlik ederdim. Belediye konservatuarına gittiğim ve aynı zamanda ud dersi aldığım bir dönemdi. Bir gün arabada giderken radyoyu açmış bulunmamla, dönemin popüler şarkılarından biri çalmaya başladı. Bir süre sonra arkada oturan oğlum şöyle seslendi: “Senin hocanın şarkılarından yok mu anne?” O yaştaki bir çocuk için yadırganacak bir seçim gibi gözükse de doğduğundan beri Türk müziği nağmelerine alışmış olan kulakları ister istemez ona böyle bir seçim yaptırmıştı.

Artık yedinci sınıf oldu ve şimdilerde ben onun seçimlerine maruz kalıyorum. Okula gidip gelirken neredeyse son iki aydır Attila İlhan’ın “Kaptan” şiirini dinliyoruz. Ve bir süre sonra farkına vardık ki Kaptan şiirinin – 1, 2, 3, 4, 5 diye beş bölümden oluşur ve uzun bir şiirdir- tamamını ikimiz de ezberlemişiz.  En çok benzetmeyi kim bulacak oyunuyla bıkkınlık durumuma çare bulmaya çalışsam da hiç de bıkacağa benzemiyor. “Başka bir şeyler dinlesek mi artık?” sorusunun tek cevabı şu oluyor:

Eflatun gözlerinin olduğunu bilmiyordum.

“Maruz bırakmak”

Burada anahtar kelime “Maruz bırakmak” . Oğlum durduk yerde mi böyle bir seçim yapıyor? Elbette ki hayır. Ailecek çıktığımız uzun yolculuklarda ünlü şairlerin şiir cd’lerini dinlemek bizim en büyük zevkimizdir.

Siz hangi müzikleri dinliyorsunuz, hangi filmleri izliyorsunuz, hangi kitapları okuyorsunuz, televizyon ve teknoloji hayatınızın neresinde? Bu sorulara verilen cevaplar, çocuklarınızın dünyaya geldikleri günden bu yana nelere maruz kaldıklarının en önemli göstergesidir ve onların gelecekteki beğenilerini ve seçimlerini de etkileyen unsurlardan biridir.

Sosyal sermaye, yaşamı seyretmeyi bırakıp yaşamın içinde var olmaktır. Mesleğiniz ne olursa olsun çocuklarınızla yeni şeyler öğrenmekten duyduğunuz hazzı paylaşmaktır. Ben okumadım o okusun, ben yaşamadım o yaşasın mantığıyla kendinizi bir kenarda bırakarak çocuklarınıza yatırım yapamazsınız. Sosyal anlamda kendinize yapacağınız her yatırım, gün gelir çocuğunuzda filizlenir.

Sosyal sermaye evinizdeki kütüphanedir. Okuyup unuttuklarınız, tekrar tekrar okuduklarınız ve gün gelip de çocuğunuzun çocuk kitapları okumayı bırakıp kütüphanenizden bir kitap seçme ihtimalidir ve inanın hiç de uzak değildir.

Author

Aysun Yağcı
Ayhan Aydın, “Eğitim Hikayedir” adlı kitabında eğitimi en çok benimsediğim haliyle şöyle tarif eder: "Eğitim, her şeyden önce empatik, farkındalık, duyarlık, sevecenlik, nezaket, hoş görü, anlayış ve sevgi gibi duygusal dönüşümleri kazandırma amacına dönük örüntülerden oluşmalıdır. Bu bağlamda hikaye insanların içinde yaşadıkları hayata ve kendilerine bakabilecekleri bir aynadır. Gerçekte hikayenin insanoğlunun bütün bilgeliğini, örtülü ya da açık hastalıklarını yansıtan gizemli bir gücü vardır. Bu nedenle eğitim, bir bakıma hikaye anlatma ve anlama sanatıdır." İşte bu yüzden eğitimle ilgili tüm yazılarım bir hikayeyle başlar.

5 comments

  • Aysun hocam, çok etkileyici bir yöntem “Maruz bırakmak” çocuk neye maruz kalıyorsa gelişimi de o yönde oluyor. Çocuk kabul edilmez bir davranış gösterdiğinde en masum yaptırımlardan biri “odana git ve aklın başına gelene kadar orda kal” çok tanıdık ebeveyn tutumlarından biri. Ceza algısıyla gidilen oda daha sonra “hadi odana git ve ders çalış, odana git ve kitap oku” ya dönüşür. Bu tutuma maruz kalan çocuk odasında öğrenme çabasına girer mi? Düşünmek lazım. Şu cümlelerinizden ise; (“Siz hangi müzikleri dinliyorsunuz, hangi filmleri izliyorsunuz, hangi kitapları okuyorsunuz, televizyon ve teknoloji hayatınızın neresinde? Bu sorulara verilen cevaplar, çocuklarınızın dünyaya geldikleri günden bu yana nelere maruz kaldıklarının en önemli göstergesidir ve onların gelecekteki beğenilerini ve seçimlerini de etkileyen unsurlardan biridir.”) olumlu maruz kalmanın ne demek olduğunu görebiliyoruz. Yazılarınıza maruz kalmak iyi geliyor. iyi ki varsınız.

    Reply
    • Sedat hocam, desteğinizi her zaman arkamda hissettiren değerli yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum. Yazılara maruz kala kala umarım bu siteyi takip eden öğrenme yoldaşları da deneyimlerini, yeni yazı ve yorumlarla bizlerle paylaşırlar.

      Reply
  • Elinize sağlık hocam, çok güzel bir konuya değinmişsiniz ve aslında çok büyük bir yaraya dokunmuşsunuz. Grçen sene bu zamanlar konuyla alakalı sadece bir birey olarakxne yapabilirim derken fikir bir projeye dönüştü ve yaklaşık 2 ay süren sosyal deneyde çok büyük bir ilerleme kaydedildi. Onümüzdeki yıllarda sizin gibi değerli hocalarımızında desteğiyle benzer projelerde calışmak dileğiyle 😊.
    Müsadenizle konuyla alakasından dolayı geçen seneki proje çağrımı aşağıda paylaşıyorum. Üstüne yeni eklelerle çok daha farklı ve işlevsel bir proje çikabilir belki.
    “Hayatımız boyunca hep kitap okumanın önemini sözle emirle görevle ödevle öğrenegelmiş koca bir nesilden sadece biriyim… Bugün çık sokağa ve bak çevrene. Özellikle çocukların bolca bulunduğu park ve bahçeleri gez. Kaç yetişkini kitap okurken görebileceksin. Kitap okumak bir çocuk için ödev yada görev değildir fakat bir yetişkin için bu davranışı kazandırmak tam bir benlik bilinciyle toplumsal sorumluluklarımız gereği yapmamız gereken bir görevdir.

    Yaklaşık 2 haftadır Recep Yazıcıoğlu parkına uğruyorum ve bir elin parmağını geçmeyecek sayıda yetişkinin kitap okuduğuna şahit oldum. En az benim kadar iyi bildiğiniz bir konuyu hatırlatmakta fayda var; çocuklar gördüklerini yaparlar.

    Bu bir sosyalçağrı iletisidir. Kitap okuyarak kazanacaklarınız size kalsın, bu tamamen özgür iraden ile yapacağın bir seçim, bu çağrının asıl amacı; toplumsal görevini yerine getirmen için Kant’ın deyimiyle “ödev”ini yerine getirme etkinliğidir.

    Farkındalık yaratmak adına Recep Yazıcıoğlu parkına #KitabınıAlveGel

    Gün saat yada mekan yok. İstediğin gün yada saatte parkın istediğin yerinde bir yarım saat olsun kitabınla ol.

    Gençleri teşvik etmek amacıyla facebook, twitter yada instagram da #KitabınıAlveGel hashtagi ile yapacağınız paylaşımlar takibe alınıp daha fazla kişiye ulaşmak adına paylaşılacaktır.”

    Reply

Ne söylemek istersiniz?