Hocam Sizin Sınıf da Pek Yaramaz

Hocam Sizin Sınıf da Pek Yaramaz

Ben bir sınıf öğretmeniyim. Geçen sene 4. sınıfları okutuyordum, bu sene ise “1”.

Geçen seneki sınıfım çok düzenli ve sakin bir sınıftı. Bunda öğrencilerimin üç senelik bir süreçte, yavaş yavaş gerçekleşen ve benim fark etmediğim büyümelerinin etkisi de büyüktü.  

Öyle bir sınıftan sonra, enerjiyle dolmuş taşmış, sağdan sola fıldır fıldır koşuşturan 1. sınıf öğrencilerine adapte olmakta çok zorlandım.

Bir de yetmezmiş gibi okul açılmasının üzerine daha 2 ay geçmeden sınıfım yaramaz sınıf olarak mimlenmişti bile.

Nasıl mı? Gelin anlatayım…

Müdürümüz geldi: Hocam ya sizin öğrencileriniz teneffüste pek bir hareketliler sanki bütün yaramazlar size toplanmış.

Veliler: Öğretmenim bir kendi sınıfımıza bakıyoruz, bir başka sınıflara bakıyoruz. Sanki bizim sınıfımız okulun en yaramaz sınıfı gibi…

Öğretmen arkadaşlarım: Ya senin sınıfta hep bir curcuna hep bir gürültü, canım benim ya çok yazık bütün yaramaz çocuklar sana toplanmış.

Yetmezmiş gibi kat görevlilerimiz de aynı şeyi söylüyorlar “yaramaz”, “yaramaz”, “yaramaz”…!

Duysanız bile duymamazlıktan geldiğiniz, kulağınızı ellerinizle kapattığınız halde parmak aralarınızdan geçip beyninize ulaşan bazı fikirler vardır. O kadar maruz kalmışsınızdır ki bu ifadelere, etkilenmedim zannedersiniz fakat onlar üstünüze sinen ve bir süre sonra fark etmediğiniz bir koku gibidir. Sonra o sözlerin etkisi altında bulursunuz kendinizi. Davranışlarınızla fark etmeden o sözler teker teker ortaya çıkar, bakışlarınız değişir sonra ise onların karşısındaki şekliniz…

İşte ben de kendimi bir süre sonra bu halde buldum. Çocuklara ayağa kalktığı anda bağıran, fısıldamaya başladığı anda tahtaya diken, en ufak bir hatasında müdür odasına gönderen ben miydim? Sonra bir gün yüksek sesle kendimi sınıfa bas bas bağırırken buldum: “YARAMAZSINIZ, HEM DE ÇOK YARAMAZ, BIKTIM SİZDENNNN”.

Nasıl yani? Bir an kendime dönüp baktım. Uzun uzun baktım. Ben miyim bu?  O an anladım. Tam da duygumun en yüksek olduğu o anda, ben bu öğretmen değildim. Üstüme sinen müdürün, velilerin, diğer öğretmenlerin ve görevlilerin fikirleriydi bunlar.

Peki, çocuklar gerçekten yaramaz mıydı, söylenilenler doğru muydu, haklılar mıydı gerçekten de?

Bir ders boyunca oturdum sınıfı izledim. İzledim. İzledim… İzledikçe aslında kendimde olan doğru cevabı keşfetmeye başladım.

Hayır, onlar yaramaz değillerdi…

Onlar küçük yaşlarda çantaları sırtlarına yüklenen,

Dört duvar arasında sıkışmış kalmış

Oyun yaşantıları sırt çantalarına tıkıştırılmış çocuklardı sadece.

Onlar yaramaz değillerdi…

Sadece ellerinden alınmaya çalışılan çocukluğunu arayan insanlardı,

Sadece buydu sorun herkes için, onlar çocuktular ve doğaları böyleydi.

Yukarıdaki hikaye gerçek ya da benim uydurmam fark eder mi bilmiyorum ama bazı öyküler vardır, gerçek olup olmadığına çevrenize veya kendi yaşantınıza bakıp karar verebilirsiniz.

Eğer böyleyse derdimiz bir okulda Şube Öğretmenler Kurulu namı değer “ŞÖK” toplantısına girmeniz yeterli olur.

Kendimce isimlendirdiğim “Çocuk Mimleme Sistemleri”. Okuldaki bütün hareketli, kendi doğalını yaşamak isteyen çocuklar yaramazdır orada, öğretmenlerin koyduğu not bareminin altında kalanlar ise tembel… Herkesin kabul gördüğü (çalışkan, zeki, tertipli, düzenli, saygılı vb.) çocuklar ise başarılı. İşin kötü tarafı bütün kurulca bir çocuğun bu etikete maruz bırakılmasıdır.

Daha sonra bu konuşmaların başka bir modeli velilerin whatsup gruplarına taşınarak ilerler. Bütün okul o çocuklara, kulaklara fısıldanan gibi bakmaya başlar. Bütün okul olarak tavrınız değişir, bakışınız değişir.  Aynı yukarıdaki öğretmenin yaşadığı gibi…

Dürtme (Nudge) diye bir kitap vardır, okudunuz mu bilmem. Bazı fikirlerin bize nasıl biz fark ettirilmeden empoze edildiği, bizi dürttüğü ve bu dürtmelerin davranışlarımızı nasıl şekillendirdiğini anlatır. Günümüzde çocuklarla ilgili onların yaşantılarını yapılandırma, onları eksik görme, tamamlamaya çalışma, eleştirme vb. birçokları artarak dillerde dolanır durur oldu. Sanırım çocuklarla ve onların yaramazlıklarıyla, tembellikleriyle ilgili bakış açımızı revize etmeye ihtiyacımız var. Çünkü yaramazlık diye nitelendirdiklerimiz, çocukların doğal davranışlarını karşılamıyor maalesef.

Sözün özü diyerek çok anlamlı bulduğum bir söz paylaşmak istiyorum:

Dünya bizim zihinsel süreçlerimizden o kadar bağımsız, o kadar bizim dışımızda görünür ki, bizim için çocukların dünyayı bizim gördüğümüzden daha farklı gördüklerini anlamak zordur. Çocuklar bizim gördüklerimizi görmedikleri zaman yeterince kafa yorarak bakmadıklarına inanmak isteriz – David Elkind

Fark edelim, fark ettirelim, farkında olalım…


Barış Sarısoy /twitter: @barissrsy

Yazar

Barış Sarısoy
Akademik Koordinatör & Eğitmen

2 comments

  • Kendime düşen hisseyi almanın mutluluğunu da yaşıyorum. Teşekkürler!

    Merak ettiğim, hikayenin gerçek olup olmaması gibi, öğretmenin ilk 2 aylık süreçte (yaramazlık etiketi olmadan) sınıfla olan iletişimi oluyor. Önemli bir durum.

    Şu fikirlerin sinmesi olayı… Yaşamın her anında karşılaştığımız bizi etkileyen bir durum. Bu bombardımandan sağ çıkabilmek için sakince olaylar üzerine de düşünmemiz gerekir diye düşünüyorum.

    Son olarak da, günümüzde çocuklarımızın yaşam alanları oldukça kısıtlanmış durumda. Sınıfta “Yaramaz” olmalarını garipsemek de tuhaf olurdu. Belki de aynı yaştan arkadaşları ile buluşabildikleri ve kendi olabildikleri bir yer oluyor sınıf. Bu enerjiyi doğru yönlendirmek gerekir. Tabi bu da “Eğitimde Oyunlaştırmanın” önemini vurguluyor 🙂

    Sonraki yazıları da bekleyelim hocam.

    Reply
  • Barış Sarısoy

    Barış hocam, değerli yorum ve katkılarınız için teşekkür ederim.
    Sizinde belirttiğiniz gibi çocukların kendi doğalarını yaşayabilecekleri yaşam alanları o kadar kısıtlanmış durumda ki kendi potasiyellerinin sıkışmış halini bizlere yasıttıkların da yaramazlık olarak nitelendirebiliyoruz. Asıl çözüm ise bakış açımızı değiştirmekte, azda olsa empati kurabilmekte ve belirttiğiniz gibi enerjilerini doğru yönlendirebilmekte…
    Tekrardan katkınız için teşekkür ederim…

    Reply

Ne söylemek istersiniz?