Öğrenme Sohbetleri 2 : Bir Öğrencinin Gözünden Eğitim Dünyası

Öğrenme Sohbetleri 2 : Bir Öğrencinin Gözünden Eğitim Dünyası

“Eğitimi sadece okuldaki dersler olarak düşünmemek lazım. Sosyal ve kişilik gelişimi de bir o kadar önemsenmeli. Katı yaş sınırları olmamalı, herkesin gelişimi farklı olabiliyor! Hatta öğrencilerin de öğretmenlere bir şeyler öğretmeleri doğal karşılanmalı. Doğal olmalı. Meraka dayalı, isteyenler teknolojiyi de dahil ederek araştırmalar yapabilmeli.”

Bu sözler köpek davranışları üzerine araştırmalar yapan, piyano çalan, uygulama (app) tasarlayan 14 yaşında bir öğrenciye ait :Beyza Günsur

İlkokulu Türkiye’de okuyan ve şu an Almanya’da öğrenimine devam eden Beyza ile eğitim üzerine konuştuk.

 Merhaba Beyza, öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin?

Tabii ki, benim adım Beyza Günsür, 14 yaşındayım. Almanya, Lübeck’te yaşıyorum ve Thomas-Mann-Gymnasium’da okuyorum. Genel anlamda kitap okumayı çok seviyorum, özellikle macera, bilim kurgu, polisiye ya da hayvanlarla ilgi kitapları çok seviyorum. Boş vakitlerimde Piyano çalıyorum çünkü okulumun orkestra grubunun piyanistiyim. Fenle ilgili her şey ilgimi çekiyor ama biyoloji özel ilgi alanım. Son bir yıldır köpek davranışları üzerinde araştırmalarım devam ediyor. Çizim yapmayı ya da yazılımla ilgilenmeyi de seviyorum. Şu an 3-4 kişilik bir ekip oluşturduk, okulumun MUN (model united nations) simülasyonu için bir uygulama (app) tasarlamak için görüşmelere başladık.

Almanya’da doğup Türkiye’de büyümüşsün. Şu anda da Almanya’da yaşıyor ve eğitimine devam ediyorsun. Türkiye’den Almanya’ya geçiş sürecinde neler yaşadın?

Almanya’da doğdum ama İstanbul’a yerleştiğimizde üç aylıkmışım. Bir de yaklaşık bir yıllığına ABD’de yaşadık, sanırım 5/6 yaşlarındaydım. 1. sınıftan 8. Sınıfa kadar Türkiye’de okula gittim. Bir devlet okulunda 4 haftalık bir deneme süreci haricinde hep özel okulda okudum. Tam TEOG sürecindeydim, sömestr tatili için Almanya’ya gitmiştik ve ani bir karar ile burada kaldık. Annem okulları araştırdı ve beğendiğimiz bir devlet okuluna başvurduk. Normalde dolu olduklarını söylediler ama okul müdürü beni misafir öğrenci olarak 2 haftalığına davet etti. Çok heyecanlıydım, sınıftaki öğrenciler bana nasıl davranacaklar diye de endişelenmiştim, ancak ilk günden hemen çok samimi ve yardımseverdiler. Almanya’ya taşınmadan önce de, her yıl 2-3 ay Almanya’da geçiriyorduk, dolayısıyla ana dilim kadar olmasa da Almancam vardı (ya da öyle sanıyordum 🙂 Ona rağmen iletişim konusunda bazı sıkıntılar yaşadım, ancak onu da benim rahat olmamla aştım. Hatalarımdan dolayı gülen olduğunda, ben de gülüyordum. Şimdi yaklaşık 8 ay oldu geleli, epey ilerlettim Almancamı tabi. Neyse, 2 hafta geçtiğinde, okul müdürü bizi çağırdı ve beni okula kabul etmekten onur duyacağını söyledi. Buna gerçekten çok sevinmiştim çünkü sınıfıma çok alışmıştım ve kalmayı çok istedim.

 İki farklı ülkede eğitim görme fırsatın olmuş. Bir öğrenci gözüyle eğitim açısından Almanya’daki sistemi nasıl değerlendiriyorsun?

Almanya’da eğitim anlayışı çok farklı. Bu farklılıkları örnekler vererek daha iyi anlatabilirim. Forma yok, herkes istediği gibi giyinip geliyor ama kimse kimseye marka vs. sormuyor. Birde öğretmenler önlük giymiyorlar burada, normal kıyafetle sınıfta duruyorlar. Sadece kimya laboratuvar da hepimiz beyaz önlük giyiyoruz. Okul servisi diye bir şey yok. Herkes bisikletle okula gidiyor. Çok aşırı soğuklarda halk otobüsü ile geliyorlar ya da veliler alıp bırakıyorlar. Okulumuzda bir kantin olmasına rağmen, çoğu kişi evden sağlıklı besinler getiriyor, teneffüslerde onları yiyorlar. Almanya’da bir de tören olmuyor, durmadan sertifikalar, madalyalar, kupalar vs. verilmiyor. Spor dallarında çok çok özel bir başarı haricinde plaketler vs. takdim edilmiyor. Her yıl il genelinde düzenlenen bir spor müsabakası var. Orada yetenekli öğrenciler tespit ediliyor ve yönlendiriliyor.

Okulda bir gününüz nasıl geçiyor? Dersler nasıl işleniyor?

Derse katılmak çok zevkli, hatta eğlenceli diyebilirim. Klasik ders anlatma şekli yerine sık sık grup çalışmaları yapıyoruz. Öğretmenler bir giriş yapıyorlar ondan sonra süreci biz yönlendiriyoruz. Sorunlarla karşılaştığımızda, bunu nasıl çözebileceğimizi düşünüyoruz.  Öğretmenler güldürüyorlar bizi. Müzik öğretmenimiz mesela çok çılgın. Bizim dinlediğimiz ünlü şarkıları derste konu olarak işliyoruz, koreografi yapıyoruz. Ya da bir ara reklamlardaki müziğin üzerimizdeki etkisini işlemiştik, sonra kendimiz bir ürün için reklam filmi hazırlayıp, müziğini kendimiz hazırladık. Dersti bu yani! Ya da en son hepimiz kendimizi ve ilgi alanlarımızı bir rap olarak hazırlamamızı istedi öğretmen. Bu da müzik dersi için ev ödeviydi. Sadece müzik dersinde değil, mesela Almanca dersinde Gottfried Keller’in ‘’İnsanı yapan kıyafetleridir.’’ kitabını okuduk. Daha sonra kitaptaki konu daha iyi aklımızda kalsın diye, derste konuyu pandomim olarak işledik. Bir başka örnek matematik dersinden vereyim, konu pozitif ve negatif ondalık sayılar ve rasyonel sayılardı. Bunların sıralamasını iyice anlamamız için, öğretmen bizim sırtımıza, sayılar ve kesirlerin yazılı olan kâğıtlar yapıştırdı. Birbirimizle konuşmadan kendimizi, doğru sıraya dizmemiz gerekiyordu. Bunu başarırsak o gün ödevimiz olmayacaktı ve başardık 🙂 Bir gün yeni öğrenmemiz gereken matematiksel terimleri, tabu oynayarak öğrendik veya binom formüllerini bir rap şarkısı olarak ezberledik.

Öğretmenler bizi adam yerine koyuyorlar. Fikirlerimizi soruyorlar, eleştiriye açıklar, bize güveniyorlar ve hiyerarşik bir düzen neredeyse yok gibi.

Peki öğretmenlerin yaklaşımı nasıl?

Öğretmenler çok farklı. Onlar sanki bizlerden biri gibi davranıyorlar. Zaten hiçbir zaman ‘siz’ dediklerini duymadım. Hep ‘biz’ diye konuşuyorlar. Ödev verdiklerinde, bazen onlar da yapıyor bizim yapmamız gereken çalışmaları. Böylece az mıydı, çok muydu, zor ya da kolay mıydı daha iyi anlayabiliyorlar. Bunlar hepsi çok güzel ama en çok hoşuma giden, öğretmenler bizi adam yerine koyuyorlar. Fikirlerimizi soruyorlar, eleştiriye açıklar, bize güveniyorlar ve hiyerarşik bir düzen neredeyse yok gibi.

Ders dışında yapılan faaliyetlerin de eğitim açısından önemli olduğunu biliyoruz. Sizin okulda ders dışında ne gibi faaliyetler yapılıyor?

‘’Normal’’ ders saatleri haricinde ara ara özel gün ve haftalar oluyor. Mesela Proje haftasında, bir hafta boyunca okulun diğer öğrencilerle bir araya geliniyor. Herkes grubu ile bir konuda yoğunlaşıyor ve o haftanın sonunda bir şenlikte çalışmalarımızı sunuyoruz. Ya da kültür ya da metot haftası var mesela. Kültür haftasında yine herkes kültürel bir şeyle ilgileniyor ve sunuyor. Metot haftasında öğrenciler derslerde ve özel hayatlarında kullanabilecekleri bazı metotlar öğreniyorlar. 9. Sınıfta iki kere iki haftalık staj dönemleri oluyor. Kendinize bir iş yeri bulmanız gerekiyor. Gerçekte olacağı gibi yazılı başvuru yazıp mülakata davet ediliyorsunuz. Kabul edilirseniz orada iki hafta neler yapıldığını öğreniyorsunuz.                                

Her iki ülkede de eğitim görmüş biri olarak, iki kültür arasındaki benzerlik ve farklılıkları gözlemlemişsin. Mesela okul kuralları açısından ne gibi farklılıklar gördün?

Öğretmenler yasak kelimesini çok kullanmıyorlar. Mesela cep telefonları okula getirmemiz yasak değil ama okulda kullanmasanız iyi olur diyorlar. Hatta kimya dersliğinin girişinde “telefon” yazan bir kutu var. Telefonlarımız kullandığımız kimyasallardan vs. zarar gelmesin diye o kutuya koyuyoruz ama hiç bir öğretmen, ‘’Sizin yanınızda telefon var, şimdi bu kutuyu müdüre götüreceğim’’ gibi bir şey demiyor. Ya da resim dersinde, çizeceğimiz şeyin resmini bulmamız ve kulaklıkla müzik dinlemek için cep telefonumuzu kullanabiliyoruz. Türkiye’de hatırlıyorum, ara ara haberimizin olmadığı bir anda sınıfı 6-7 tane öğretmen basıyordu ve hepimizi tahtanın önüne gönderiyorlardı ve bizden izin almadan bütün eşyalarımızı karıştırmaya başlıyorlardı. Bir öğretmen çantamızda cep telefonu bulduğunda, telefonunu havaya kaldırarak “Bakın burada ne buldum” diyerek telefona el koyuyordu. Burada, öğretmen bir öğrencinin elinde telefon gördüklerinde, ‘’telefonu lütfen çantana kaldırır mısın?’’ diyor. Devam ederse Veli okula çağrılıyor, konu konuşuluyor ve ortak bir antlaşma yapılıyor. Son olarak da bir örnek daha vermek istiyorum, okulumuzda öğrenciler merdiven korkuluklarına oturarak aşağı kaydıkları için, müdür ne yaptı dersiniz? Öğrenciler kaydıklarında merdiven boşluğuna düşmesinler diye, sırtımızı dayayabileceğimiz bir koruma yaptırıldı 🙂

Verdiğin örneklerden  okul kültüründe yöneticilerin rolünün ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Sizin okul yöneticileriyle aranız nasıl?

Okul müdürümüz her sabah öğrencileri bizzat karşılıyor. Bu arada ders zilimiz yok! Zil çalmıyor yani ama herkes kaçta okulda olması gerektiğini biliyor zaten. Neyse, okul müdürümüz her gün ders başladıktan sonra bile bir 20 dakika orada bekliyor. Okula geç kalanlara güler yüzle ‘’sanırım bugün birazcık geç kaldın’’ gibi bir şey diyor. O anı kimse yaşamak istemediği için çok nadir gecikenler oluyor:) Bir de okul müdürümüz ara ara birden sınıfa giriyor, bizi ve öğretmeni gözlemliyor. Gerektiğinde ders çıkışı öğretmene geribildirimde bulunuyor.

Türkiye’de sınav ve ödevler çok tartışılan bir konu, biliyorsun. Almanya’da sınav ve ödevler açısından nasıl bir sistem var?

Benzer olan klasik şeyler, mesela sınav ve ev ödevlerin olması ama yine de biraz farklı. Mesela sınav tarihleri kesin değil. Öğretmen bir tarih söylüyor ve bize soruyor, herkes ajandasına bakıyor ve hepimize uygun bir tarihi belirliyoruz. Ya da ev ödevleri var ama çok az. Test sistemi yok, hiç test çözmüyoruz. Okulda haftada iki uzun günümüz oluyor (o gün 15:20 de çıkıyoruz, genelde 13:05 de okul bitiyor) uzun gün olduğunda öğretmenler ödev vermiyorlar. Sınav yazdığımızda, öğretmen kontrol ettikten sonra bize geri veriyor. Yanlışlarımızı görüyoruz ve bir düzeltme hazırlamamız gerekiyor. Ayrıca anne veya babanıza gösterip imzalatmanız gerekiyor. Düzeltmenizde yine yanlış varsa, öğretmen düzeltmenin de düzeltmesini istiyor. Bu şekilde doğrusu neymiş iyice anlamış oluyoruz.

Eğitimde teknoloji kullanımı da en çok konuşulan konuların başında geliyor. Bu açıdan sen neler gözlemledin?

Evet mesela sınıfların donanımı hemen dikkatimi çekmişti. Türkiye’de akıllı tahtamız vardı, burada hala tahta ve tebeşir kullanılıyor. Mesela burada bir sınıfta projeksiyon aleti varsa, lüks olarak algılanıyor. Derslerde sık sık tepegöz kullanıyoruz.

Bir birey olduğumu, haklara sahip olduğumu ve henüz öğrenci olsam da, bir şeyler değiştirebiliyor olduğumu fark ettim. Neleri istediğimi ve neleri istemediğimi daha net anladım.

Almanya’da okulda yaşadığın seni etkileyen bir anını bizimle paylaşır mısın?

Tabi. Okula başladığımda Almancamdan dolayı ve sosyal anlamda alışma sürecimi daha rahat geçirmem için bana 1 buçuk sene karneye not vermemeye karar vermişlerdi. Karnede sadece ‘katıldı’ yazılacaklarını söylediler. Ancak 5 ay sonra her şey düşündüklerinden farklı gelişti. Yaklaşık yarım dönem okuldaydım ve yazılılara da katılmıştım. Sonuçlarım beklemediğimiz kadar iyiydi ve sınıftaki diğer arkadaşlarımla benzer notlar almıştım. Bu yüzden karnelerin dağıtılmasına 1 hafta kala, öğretmenim beni yanına çağırdı. Diğer öğretmenler ve okul müdürü ile görüştüğünü söyledi ve eğer ben de izin verirsem, ilk başta aldıkları kararlarının aksine, bana karne vermek istediklerini söyledi. Önce bana böyle bir kolaylık sağladıkları için çok etkilenmiştim, sonra da fikirlerini değiştirdiklerinde benim onayımı rica ettikleri için kendimi çok değerli hissetmiştim.

Türkiye’de aldığın eğitim ile Almanya’da aldığın eğitimin hayatına nasıl bir katkısı oldu?

Türkiye’de ilkokulu bir proje sınıfında okudum. Düşüme becerileri, üretkenlik, akıl oyunları, drama ve yaratıcı yazarlık gibi farklı derslerimiz vardı. Şanslıydım, çok iyi bir sınıf öğretmenim oldu. Her zaman bizleri dinler, önemser ve değer verirdi. Sanırım bunlar beni olumlu anlamda şekillendirdi ve iyi bir temel aldım. Fakat aldığım eğitim sadece okul ile sınırlı değildi. Okul haricinde annemle katıldığımız etkinlikler, sergiler, müzeler, izlediğimiz sayısız TED konuşmaları ve belgeseller, doğada geçirdiğimiz vakitler vs. oldu ve bunların da hayatıma katkıları olduğunu düşünüyorum. Annem benim küçüklüğümden beri eğitim konuları ile çok yakından ilgileniyor. Öğrendiklerini benimle de paylaşıyordu ve düşüncelerimi merak ediyordu. Benim de böylece çok erkenden, eğitim konularında bir fikrim oluştu. Almanya’nın ne gibi bir katkısı oldu bana? Sanırım öz farkındalığım arttı. Bir birey olduğumu, haklara sahip olduğumu ve henüz öğrenci olsam da, bir şeyler değiştirebiliyor olduğumu fark ettim. Neleri istediğimi ve neleri istemediğimi daha net anladım.

“Öğrencilerin de öğretmenlere bir şeyler öğretmeleri doğal karşılanmalı.”

Eğitiminde aile ve öğretmenlerinin etkisinden bahsettin. Peki bu faktörler dışında sence eğitim dediğimiz şey nasıl olmalı?

Uzmanlar daha iyi bilir ama bence eğitimi sadece okuldaki dersler olarak düşünmemek lazım. Sosyal ve kişilik gelişimi de bir o kadar önemsenmeli. Katı yaş sınırları olmamalı, herkesin gelişimi farklı olabiliyor! Hatta öğrencilerin de öğretmenlere bir şeyler öğretmeleri doğal karşılanmalı. Doğal olmalı. Meraka dayalı, isteyenler teknolojiyi de dahil ederek araştırmalar yapabilmeli. Yasak ve cezaların olmadığı yerler olmalı. Sıradan olan derslerin haricinde, öğrencilerin kendilerini tanımalarına yönelik etkinlikler yapılmalı. Problem çözmeye dayalı simülasyonlar olmalı. Eğitim, oyun temelli ve eğlenceli olmalı. Sorumluluklar verilmeli, mesela her öğrenci kendinden küçük yaş grubu öğrencilerden sorumlu olduğu coaching sistemi olabilir. Burada öyle ve çok faydalı buluyorum. Kıyafet serbest ve okul yarım gün olmalı. Öğrenci temsilcilerin düzenli aralıklarla müdürle görüşmeleri olmalı ve ciddiye alınmalı. Diğer okulların öğrenci temsilcileriyle bir network kurulmalı ve burada demokratik yolla seçilen temsilcilerin okullar ile ilgili alınan kararlarda söz hakkı olmalı. 

“Öğretmenler lütfen bağırmasınlar!”

Bir öğrenci olarak Türkiye’deki öğretmenlere ne söylemek isterdin?

Çok şey! 🙂 Öncelikle lütfen bağırmasınlar! Ben o anlar çok tedirgin oluyordum. Bu çok kötü bir his! Bu davranış öğrenci öğretmen ilişkisini bozduğunu düşünüyorum. Çocukları susturmak için bir sürü yöntem var. Bir öğretmenle mesela alkış antlaşmamız var. Alkışladığı zaman, ‘’ok, şimdi çok önemli bir şey diyeceğim, lütfen sessiz olun!’’ demek oluyor. Islık çalan var, masaya tık tıklayan var. Baştan yapılan antlaşmaya bağlı. Bir kere öğretmenler sınıfa ilk girdiğinde öğrencilerle ‘’birlikte iki taraf için verimli’’ bir zaman geçirmek için, birlikte kurallar düşünmeliler. Kuralı çiğneyenlere de illa cezalar olacaksa, ertesi gün okula ‘’kek börek getirmek’’ ya da komik bir şey yaptırmak gibi ‘’cezalar’’ olabilir. Korkutma güzel değil. Aslında öğretmenlik yapmaya başlamadan önce, belki bir iletişim kursuna katılmaları faydalı olabilir.

Peki ya öğrencilere?

Öğrencilere de okul haricinde de mutlaka uğraşları olsun demek isterim. Bilgisayar oyunları harici müzik, sanat, spor vs. Bunlar önemsizmiş gibi gösteriliyor ama hayata dair birçok şeyi bunlar sayesinde öğrenebiliyoruz.

TEOG birincisi dahi olsak bu hayatta da başarılı olacağımız anlamına gelmiyor. Sosyal sorumluluk projeler geliştirmeliyiz, ya da en azından var olanlara destek vermeliyiz.

Bunu yapmazsak ileride şikâyet etme hakkımız da yok! Topluma faydalı olmak için fikirler üretmeliyiz ve en önemlisi bunu bir ödül almak için değil, gerçekten Türkiye’nin geleceğini güzelleştirmek için yapmalıyız.

Beyza paylaşımların için çok teşekkür ederiz.

Röportaj için ben çok teşekkür ederim. Umarım çok uzun olmamıştır ve bir gün bunları bir sunum olarak, daha detaylı anlatabilirim. Bu arada hayallerimden biri, bir gün TED de konuşmacı olmak! 🙂

2015 Kasım

Eda Bayraktar

1 comment

Ne söylemek istersiniz?