Öğretmen Öğrenenin Ne Kadar Farkında?

Öğretmen Öğrenenin Ne Kadar Farkında?

Öğrencilik yıllarımızda, kafamızı sıraya dayayıp uyumak istediğimiz ya da elimiz çenemizde, gözlerimizin öğretmende olduğu, okul çıkışında ne yapalım diye düşündüğümüz, hayallere daldığımız derslerimiz çok oldu… Ve bizler, tarih, coğrafya derslerini sevmiyor, Türkçe dersinde çok sıkılıyoruz zannediyorduk. Oysa ki o bir türlü sevemediğimiz, sıkıldığımız derslerin öğretmenleri yaklaşık 40 dakikalık dersin tamamını “Doğrudan Öğrenme” yaparak gerçekleştiriyorlardı. Ve sınav günleri geldiğinde öğretmenlerimizin, ‘size defaca anlatmıştım, anlamanız için daha kaç kez anlatmam gerekiyor acaba? şeklinde söylemlerine sıkça şahit oluyorduk. Maalesef bizlerin de defalarca dinlemesi pek işe yaramıyordu. Canım öğretmenlerim, tüm dersin sürelerini doğrudan öğrenme yoluyla tamamladıklarında öğrenenlerden en fazla % 10’unu tam öğrenebildiği gerçeği ile karşılaştılar. Sonra buluş yoluyla, keşfederek, etkinliklerle öğrenmeli çocuklar dediler. Peki bu yeterli miydi ? Doğrudan öğrenme çöpe mi gitmişti ? Öğretmenlerimize, şöyle dendi : “Doğrudan öğrenme olmalı ancak toplam sürenin beşte birinden fazla olmaması gerekir. Öğrenme tasarımınızın en kritik bölümünü yani içeriğin ana hattını doğrudan öğrenme yoluyla yapmalısınız.”

Bir eğitim yılının başıydı. Yeni bir felsefe öğretmeninin atandığını duyduk okulumuza. Felsefe nedir? Bu derste neler öğreneceğiz? diye düşünürken öğretmenimizin derste çeşitli kavramları ortaya atıp “Haydi ikili eş olup bu kavram ile ilgili konuşun – tartışın” derdi sıklıkla. Arkadaşlarımızla bir konu üzerinde konuşmak hoşumuza gitmişti. Bu derste doğrudan öğrenmenin üstüne “Akran Etkileşimi” yaparak öğrenme de eklenmişti. Canım öğretmenim, bu haliyle acaba sınıftaki öğrenenlerin en fazla % 20’ sinin tam öğrenebildiğini biliyor muydu?

Mutlaka sizin de öğrencilik yıllarınızdan aklınızda kalan çeşitli anılar vardır. Sizi güldüren, heyecanlandıran, şaşırtan belki de üzen anılarınız. İzninizle matematik dersinde yaşadığım bir olayı sizlere aktarmak istiyorum. Problem tahtaya yazıldı. Şu kadar süreniz var dendiğini hatırlıyorum. Sınıfta, bazı arkadaşlarımın problemi hızlı çözmesi ve bunu belli etmesi kaygı düzeyimi arttırdı. Yapabilirdim ancak yapamıyorum. Rakamlar büyüyor, ters dönüyor, saatim bir yandan ilerliyor. Süre bitti ! Başımı yukarıya kaldırdığımda öğretmenimin “Yetiştirebileceğini mi sandın yoksa?” şeklinde alaycı ses tonunu duydum  ve arkadaşlarımın buna eşlik ettiğini gördüm. Babası matematik öğretmeni olan ben; hayatı boyunca matematikten kaçan biri olmuştum artık. Öğretmenim, öğrenmenin duygusal olduğunun farkında değildi. Beynimizin öğrendiklerini olumlu duygular yoluyla kodlandığını bilmiyordu. Öğretmenin sınıfında duygusal güvenliği sağlamanın ustalık olduğunu henüz bilmiyordu. Oysa ki; Doğrudan iletişim + Akran etkileşimine “Güvenli Ortamda Deneyim Yaşama” yı koyduğumuzda öğrenenlerin seviyeleri % 30 – 40 seviyesine çıkacağına yönelik bir bilgisi ve tecrübesi yoktu maalesef.

Hala % 30 – 40’ lardayız ve tam öğrenmeye ulaşamadık. Hangi öğretmenim, sınıfta ne yapacaktı?  Ve tam öğrenme gerçekleşecekti acaba diye merak ettiğinizi duyuyorum. Beden eğitimi dersinde takla atmak benim için bir fobiydi. Bu dersten sıyrılmanın bir yolunu bulmalıydım. Voleybolcu olmaya karar verdim. Lise voleybol antrenörünün antrenmanlarına her arkadaşımın çok istekle katıldığını gözlemledim. Ve bu işte ustalaşabilmek için yola çıktığımda o zaman farkında olmadığım son adım yolunda işliyordu sanırım. “İleri Besleyen Geribildirim”.  Neyi doğru neyi yanlış yaptığım hakkında bir açıklama vardı her zaman yani geribildirim düzelticiydi. Geribildirim zamanında, ölçmeden hemen sonra veriliyordu. Bir kritere göreydi yani belirli bir hedefin neresinde olduğum konusunda bilgi veriliyordu. İşte bu noktada ilk üç adımdan sonra dördüncü adım gerçekleştiğinde tam ve kalıcı öğrenenlerin miktarı yüzde 90-95’lere kadar çıkabiliyordu. Her arkadaşım çok fazla yol katetti bu sporla uğraşırken. Hem keyif alıyor hem öğreniyorduk.

Sevgili meslektaşlarım, “Bu yüzyılın öğretmeni tasarım mühendisi olmalıdır.” der Kayhan KARLI. Şimdi bu bilgiler ışığında kolları sıvayıp düşünme, çalışma ve tasarlama zamanıdır diye düşünüyorum.

Öğretmen, dersimi anlattım deyip çıkmamalı sınıftan, şöyle bir dönüp bakmalı öğrenme tasarımına.  Tam ve kalıcı öğrenmeyi sağlamak için hangi adımlar kullanılmış ya da kullanılmamış? Ne kadar doğrudan öğretim yapılmış? Akran iletişimine ne kadar yer verilmiş? Sınıfta duygusal güvenlik sağlanabilmiş mi? Anlık geri bildirimlere  yer verilmiş mi? Yani öğretmen öğrenenin ne kadar farkında acaba?

Yazan: #MGUSP Katılımcımız Elçin Berker

Ne söylemek istersiniz?